Menu

Hacksaw Ridge - Savaş Vadisi

Son zamanlarda boş vakit buldukça sık sık film izliyorum.
Geçenlerde gözden kaçırdığım kaliteli film var mı diye bakarken, Hacksaw Ridge filmini gördüm.
Yönetmeni Mel Gibson olduğunu görünce şaşırdım. Mel Gibson 10 senedir film yönetmemişti.

Açtım Hacksaw Ridge'i izlemeye koyuldum. Türkçe altyazılı olarak izliyorum. Bir yandan şaşırıyorum sanat yönetmeni çok güzel iş çıkarmış diye izlemeye devam ediyorum. Tek solukta bitiriyorum filmi. 2 saat 20 dakika film. Zaman su gibi akıyor izlerken.

Filmde çok beğendiğim sahnelerde var aynı şekilde yeter suyu çıktı dediğim sahnelerde.

Filmin konusu:

2. dünya savaşında Amerikan asker Desmond Doss vatanı için askere yazılıp Japonlar ile savaşmaya gider. Ama bu Desmond aşırı dinine bağlı bir insandır. Öldürmeyi reddeder. Eline silah bile almaz. Bir şekilde eğitimi tamamlayıp Medic (Sağlıkçı) olarak cephede göreve gönderilir. Bir gecede 60 küsür adamı tek başına savaş cephesinden kurtarır.
Film kısacası Desmond Doss abinin hayatını anlatmakta.

Diğer bir noktadan beğendiğim sahneler var. Savaş sahneleri epik olmuş. Destansı. Şimdiye kadar izlediğim en iyi savaş sahnelerine sahip film. Aynı şekilde Andrew Garfield role çok iyi oturmuş ve bir an olsun bile sıkmıyor.
Beğenmediğim noktalar ise filmde belki klişe olacak ama Hristiyanlık propagandası yapılmış. Aslında bunu yazmak bile saçma. Filmin konusu dinine bir adam olan Desmond ama ben bazı noktalarda Hristiyanlık klişesinden biraz sıkıldım. Bir ara her fırsatta dillendiriyordu eline neden silah almayacağını. Yeter kardeşim dedim bir kere anlat. Belki Mel Gibson ruhu daha iyi verebilmek için bunu sürekli tekrarlamış olabilir. Bazılarınıza bu çok sık tekrarlanan birşey gibi gelmeyebilir ama bana cidden geldi. Bunun dışında canımı sıkan birşey olmadı tabi.

Yazının bundan sonrası spoiler içeriyor.

Desmond kardeşi ile klasik Amerikan çiftliğinde yaşarlar. Babaları 1. dünya savaşına katılmış bir gazidir ve arkadaşlarını savaşta kaybettiği için sürekli içip içip arkadaşlarının mezarına gider.
Baba rolünü Hugo Weaving oynuyor bu arada.
Neyse Desmond bir gün kilisede süsleme yaparken kaza sesi duyar. Bir çalışan ayağını yarıp atardamarı patlatmıştır. Desmond hemen kemerini adamın ayağına dolayarak hastaneye giderler.
Hastanede doktorun buna "eğer kemeri ayağına dolayıp sıkmasaydı ölmüştü" der. Desmoundın aslında bu ilgisini çeker ama filmde bunun üstünde pek durulmamış. Hastanede hayatının aşkı olan hemşire Dorothy ile tanışır ve çıkmaya başlarlar.
Desmond ben askere gidecem der. Askere yazılır. Ardından silah tutmayacağını söyler, askeriye rahatsız olur tabi disiplin falan derken bunu mahkemeye verirler. Desmondın babası ufak bir torpil ile araya girer ve sonunda Desmond'ı Japonya'ya yollarlar.
Ve ardından o efsanevi savaş sahneleri başlar. Ara ara tırsırtan ara ara gaz verdiren sahneler.
Askerlerin psikolojik durumlarını çok iyi işlemiş Mel Gibson. Desmond herkes öldü artık denilen yerde bulunan tüm yaralı askerleri tek tek kurtarır. Hatta bir ara japon askerine bile pansuman yapar.
Film böyle kısaca. İkinci yarıdan birşey yazmadım pek çünkü izlenmesi daha iyi.

Benim değerlendirmeme gelirsek;

Sanat Yönetmeni : 9 puan
Senaryo : 7 puan
Karakterler : 8 puan (Andrew Garfield yüzünden o da )
Yönetmen : 9 puan

Kısacası kaçırmayın, fırsat bulduğunuzda izleyin.

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.